Pages

Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2017 Pazartesi

Fenerbahçe SK TARİHÇESİ

.
Fenerbahçe Spor Kulübü, 1907 yılında Nurizade Ziya Bey, Ayetullah Bey ve Necip Okaner tarafından[1] İstanbul'un Kadıköy ilçesinde kurulan spor kulübü. Renkleri sarı laciverttir.
Profesyonel futbol takımı, iç saha maçlarını 2007 yılında yenilenmesi tamamlanan Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda oynamaktadır. Kulüpteki diğer branşlar basketbol, voleybol, atletizm, boks, kürek, yelken, yüzme, masa tenisidir.

25 Haziran 2016 Cumartesi

Sırrı Açıklanamayan En İlginç 6 Tarihi Eser



İÇERİK:

1----6 parmaklı dev fosili 1895 yılında İrlanda’da Dyer tarafından mineral
araştırmaları sırasında bulunan bir dev fosili.
Boyunun karşılaştırılması amacıyla bir tren
vagonunun önünde fotoğraflanan dev’in yüksekliği
3 metre 70 santimetre ve ağırlığı 2050 kg.dır.
Dev’in ağırlığının taşlaşmış olmasından kaynaklandığı
düşünülmektedir.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Maya Uygarlığı'nın Çöküşü

Zaman: 900 yılları 

Mekân: Orta Amerika'nın Güney Maya Ovası



İnsan tasarımlarının dağıtılması işte böyle oldu. insanlar devrildiler, yerlerde sürtündüler. Yüzleri ve ağızları paramparça edildi. POPOL VUH, 16. YÜZYIL



Mezoamerika'nın eski Mayalar'ı, bütün Amerikan uygarlıklarının en gösterişlisi ve uzun ömürlüsüydü. Bir zamanlar mütevazı köy çiftçileri olan Mayalar tropik ülkelerini güçlü lordlar tarafından yönetilen site-devletlere dönüştürmüşlerdi.

24 Mart 2012 Cumartesi

Kambocyanın Tarihi

KAMBOÇYA'NIN KARANLIK TARİHİ:

Kamboçya, Çin Hindi Yarımadasının güneybatı kısmında yer alan bir ülkedir. Güney kıyısında Siyam Körfezi, kuzeyinde ve doğusunda Vietnam, batısında Tayland bulunur. Ülkenin nüfusu 14.8 milyon kişidir. Başkenti Phnom Penh olan ülkenin resmi dili Khmerce'dir.
TARİHİ: 
On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar çeşitli adlar altında krallık olarak yaşayan Kamboçya, Ortaçağda bir süre

26 Şubat 2012 Pazar

Kırmızı Çiçek



Osmalı'da içinde hasta bulunan evin penceresine kırmızı çiçek konurdu.
Onu gören satıcılar sessizce geçerlerdi. Çocuklar da başka sokakta oynarlardı

Yorum Sizin...

90 yıl önce Ermeniler Fransızları Şikâyet Etmiş!


Yukarıdaki ilginç belgeyi ABD Milli Arşivi'nde bulan Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Kemal Çiçek basınla paylaştı.**

4 Kasım 1920 tarihli mektupta Ermeniler, Fransa'yı dönemin ABD Başkanı Wilson'a şikayet ediyor. 

“Fransa her dönem kendi çıkarları için Ermeniler'i kullandı, kullanmaya devam ediyor” diyen Çiçek,Ermeni bağımsızlığı için Amerikan Kominitesi Genel Sekreteri Arshap Makdesian tarafından kaleme alınan belgede şu ifadelerin yer aldığını belirtiyor: “Makdesian, İzmirli Ermeni papaz Moushek Seropian'dan kendilerine bir rapor geldiğini söylüyor ve raporun içeriğini ABD Başkanı Wilson'a iletiyor. Mektupta deniyor ki: ‘Türkler Sevr Anlaşması'nı imzaladıktan sonra Fransız ordusu Adana'daki Ermeniler'e zulüm yapmaya başladı. Ermeni Milli Komitesi'nin faaliyetlerini durdurmak için engeller çıkartıyor. Adana'daki Türk nüfusu artırmak için 100 bin Ermeni'yi sürgün etti. Ermeni kamplarındaki 14 bin kişiye 'buradan gidin' deyip baskı yapıyorlar. Ermeniler bu teklifi reddettiği zaman askerler tüfeklerini üzerilerine doğrulttu. Ermeni Milli Komitesi duruma müdahale etti, Fransızlar'ın katliamını erteledi.”

Çiçek şöyle devam ediyor: “Raporda, sürgüne gönderilen Ermeniler'in Fransızlar'la birlikte Mustafa Kemal'in askerlerine karşı savaştığını hatırlatılıyor. Sonra da deniyor ki, ne tuhaftır ki; Ermeni askerleri Adana'nın işgalinde Fransızlar'la işbirliği yapmıştık. Fransızlar, Kilikya (Adana bölgesi) Ermeni Krallığını kurmak için gelmişlerdi. Ama şimdi silahlarını Ermeniler'in üzerine doğrultuyorlar; iki bölük asker, topçu ve süvari birlikleri, makineli tüfekleri, zırhlı araçlarıyla gelip diyorlar ki, silahlarınızı bırakıp belgeyi terk edin.”

Prof. Çiçek, “2 sayfadan oluşan belge Ermeniler'in Fransızlar'ı nasıl şikayet ettiğini gösteriyor. Fransızlar tarih boyunca Ermeniler'i Ortadoğu'daki çıkarları için bir araç olarak gördüler ve kullandılar; şimdi de durum farklı değil. Sarkozy, tarihleri konusunda Ermeniler'i yanlış bilgilendirmeye devam ediyor'' dedi.

İşte Ermeni koruyucularının gerçek yüzü… İngilizler, Fransızlar, Ruslar ve Amerikalılar kendi çıkarları için Ermenileri her dönemde kullandılar.


Mimarın, Fatih Sultan Mehmed'i Şikâyeti



Hızır Bey, İstanbul kadısı ve belediye başkanı iken, bir Hıristiyan mîmâr geldi. Fâtih Sultan Mehmet Hân'dan şikâyetçi olduğunu söyledi. Hızır Bey, mîmârı dinledi. Fâtih, bugünkü Ayasofya Câmii’nden daha yüksek kubbeye ve daha üstün mîmârî husûsiyetlere sâhip bir câmi yaptırmak istemiş ve o mîmâr da bu işe tâlip olmuştu. Ama Müslümanların, Ayasofya'dan daha üstün bir esere sâhip olmalarına gönlü râzı olmamıştı. Mısır'dan bin bir zahmetle getirilmiş olan sütûnların yüksekliklerini kısa tutmuş ve kubbenin yüksekliği de Ayasofya'dan alçak olmuştu. Sultan, sütûnların kasıtlı olarak küçültüldüğünü anlayıp çok hiddetlendi. Muhâkeme edilmeden mîmârın eli kesildi.

Hızır Bey, konuyu araştırdı. Şâhitlerle berâber Pâdişahı da mahkemeye çağırdı. Fâtih, mahkeme salonuna girince, başköşeye oturmak istedi. Kadı, hiç çekinmeden, "Oturma begüm!.. Hasmınla yüzleşmek üzere, mahkeme huzûrunda ayakta dur!" dedi. Sultan derhâl söylenen yere geçti. Mahkemenin Pâdişahı Hızır Bey'di. Onun şahsında, İslâmiyet’in âdil hükümleri karşısında bulunmaktaydı. Kadı: "Sen bu zimmînin elini kestirdin mi?” deyip söze başladı. Mahkeme neticesinde; "Sen, Murat oğlu Mehmet! Mahkeme edilmeden bu zimmînin elini kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek. Eğer Hıristiyan mîmârı râzı edebilirsen, ölünceye kadar onun ve âilesinin geçimini temin etmek karşılığında elini kesilmekten kurtarabilirsin!" dedi. Herkesle birlikte Pâdişah da tam bir sükûnet içerisinde kararı dinledi. Hıristiyan mîmâr, bu ulvî karar karşısında daha fazla dayanamadı. Ağlayarak Pâdişahın ellerine kapandı. Mîmâr, âilesiyle birlikte Müslüman olmakla şereflendi.

Mahkeme yeri boşaldıktan sonra Kadı Hızır bey ve Sultan Fatih yalnız kalınca Sultan;"Eğer padişahlığımdan korkup haksız bir karar verseydin billahi kılıcımla kelleni kesecektim" der. Hızır bey de kürsünün altında sakladığı topuzu çıkarır;"Hünkarım sizde padişahlığınızdan gururlanıp şeriat mahkemesinin kararını dinlemeseydiniz billahi bu topuzla başınızı ezerdim" der.

Taht















Behlül bir gün Hârûn Reşîd'in taht odasını boş buldu ve çıkıp tahta oturuverdi. Bunu gören askerler onu kamçı ile dövmeye başladılar. Askerler vurdukça o; 

"Vah Hârûn Reşîd. Vah Hârûn Reşîd!" diyordu. 

O esnâda halîfe geldi ve manzara karşısında donup kaldı. Askerleri uzaklaştırdıktan sonra; 

"Ey Behlül! Bu ne hâl?" diye sordu.

Behlül;

"Senin için ağlıyorum. Burada tahtı boş bulup bir an oturdum. Bu kadar kırbaç yedim. Sen ise senelerdir bu tahtın üzerinde oturuyorsun. Hâlin ne olur diye düşündüm."

Hârûn Reşîd;

"Peki ne yapmam lâzım?" dedi.

ehlül;

"Mâdem ki bu yükün altına girdin. Zulme meyletme. Adâlet üzere ol. Böylece tahtında otur." buyurdu.

KURTULUŞ SAVAŞI'NDA İLK KURŞUNU GERÇEKTE KİM ATTI ?



Yakın zamana kadar Milli Mücadele'de ''İlk Kurşun'un '' İzmir'in işgali sırasında Hasan Tahsin (Asıl adı Osman Nevres)'in Yunanlılara attığı kurşun,Milli Mücadele'nin İlk Kurşunu olarak biliniyordu. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, Milli Mücadele'de düşmana karşı sıkılan ''İlk Kurşun'un,(İzmir'in 15 Mayıs 1919'daki Yunanlılara sıktığı ilk kurşundan 5 ay önce) Dörtyol'da 19 Aralık 1918'de Mehmet Çavuş (Mehmet KARA) tarafından atıldığı ortaya çıkmıştır.





Bu çarpışmaların ardından Dörtyol'a dönen Fransız askerleri, Jandarma Komutanı Teğmen Hasan'ı sebepsiz olarak ağır şekilde yaraladılar.
Dörtyol civarındaki Çaylı Köyü'nde Mehmet (Osmanoğlu lakaplı) oğlu Mustafa da Kurtkulağı Köyü'nde şehit edildi. Bu ve buna benzer haksız davranışların devamı, Türk halkını direnişe sevketti.
Yöre halkı canını ve namusunu kurtarmak için her türlü imkânını kullanarak silah
satın almaya başladı.Kara Hasan da Fransızlardan kardeşinin intikamını almak için Kuzuculu
Köyü'nde bir teşkilat kurarak direnişe geçti. Mal ve hayvanlarını satarak silahlanan yöre insanları da Kara Hasan'a katıldılar. Böylece, zamanla sayısı 300-400'e varan bir milli teşkilat ortaya çıktı.1919 yılı başlarında harekete geçen Kara Hasan Paşa ve çetesi de, Türkiye'de işgal güçlerine karşı milli direnişi ilk başlatan teşkilat olmuştur.
Kara Hasan'a halk ''PAŞA'' unvanını verir. Çetesi de ''Kara Hasan Paşa Çetesi''
olur. Kara Hasan Paşa artık Fransız ve Ermenilerin korkulu rüyası olmuştur.Kara Hasan Paşa,
halkın dilinde bir milli kahramandır artık. Çetesi ile Gavur Dağları, Antakya, Adana, Maraş, Antep, Osmaniye, Ceyhan dolaylarında Fransızlara baskınlar yapıyordu. Türklerin can, mal ve namuslarını korumaya çalışıyordu. Kara Hasan Paşa, Türkiye'nin en büyük Kuvay-i Milliye Teşkilatını kurarak Fransız ve Ermenilerle mücadele ederek 9 Ocak 1922'de düşmanların bu vatan topraklarından kovulmasını sağlamıştır.

25 Şubat 2012 Cumartesi

SFENKS'İN BURNU NE OLDU?




Yüzyıllar boyunca birçok ordu ve kişi (İngiliz, Alman ve Arap) çeşitli nedenlerle Sfenks'in burnunu kasıtlı olarak kır­makla suçtandı; ama asıl suçlu olarak genellikle Napolyon gösterilmektedir.

Bu suçlamaların neredeyse hiçbiri doğru değil

Aslında bu heykele zarar verdiğini kesin olarak söyleyebileceğimiz tek ki­şi Müslüman din adamı Saim el-Dahr'di; el-Dahr, kamu malı­na zarar vermekten 1378’de linç edildi.

Her iki dünya savaşındaki İngiliz ve Alman ordularının su­çu yoktu: Sfenks'in burnunun olmadığını gösteren 1886 tarihli fotoğraflar var.

Napolyon'a gelince: İçinde burunsuz bir Sfenks'in yer aldı­ğı, 1737'de (Napolyon'un doğumundan bile 32 yıl önce) sergi­lenmiş piyesler var. Bu heykeli 29 yaşındaki bir general olarak ilk defa gördüğünde, bu burun muhtemelen yüzyıllardır yerin­de yoktu.

Tüm bunlara rağmen, Piramitler'deki Mısırlı rehberler bu­gün turistlere hala Sfenks'in burnunun "Napolyon tarafından çalındığını" ve Paris'teki Louvre Müzesi'ne götürüldüğünü söylüyor.

Sfenks'in kayıp organına getirilebilecek en inandırıcı açık­lama, 6000 yıllık rüzgar ve havanın hassas kireçtaşı üzerindeki etkisidir.

II. Mahmut



II. Mahmut'un Yeniçeri Ocağı'nı dağıtması ile Yeniçerilere bağlı Mehter Bandosu kapanmıştır. II. Mahmut yeni bir askeri bando kurdurmuş, adını da Mûsikâ-i Hümâyûn koydurmuştur. İşte bu yeni ve tecrübesiz ekibi Batı müziğine uygun olarak 1788 İtalya doğumlu Giuseppe Donizetti yapılandırmış ve bu işi o kadar iyi yapmıştır ki devlet büyüklerine müzik dersi verme ve devlet marşı besteleme gibi görevler de üstlenmiştir. "Paşa" unvanıyla onurlandırılan Donizetti 1856'da İstanbul'da ölmüştür.

Cadı Avı



Ortaçağ Avrupası savaşlar, ekonominin çökmesi ve salgın hastalıklar sebebiyle çok kötü bir dönem yaşamaktaydı. İnsanlar üzerlerinde bir uğursuzluk olduğunu düşünüyor, bu durumu Tanrı’nın bir cezası olarak görüyordu. İşin içinden çıkamayan kilise günah keçisi olarak cadıları seçerek 1481 yılında engizisyon mahkemesinde alınan bir kararla tüm cadıların yakalanıp yok edilmesini emretti. İşte cadı avı böyle başlamıştır. Şüpheli şahıslar yakalanıyor, yakılıyor ve mallarına el konuyordu. Bu karanlık ve insanın kanını donduran dönemde her üç kadından biri cadılıkla suçlanmıştır. Bazı kaynaklarda 8 milyona yakın kişinin yakıldığı söylense de, bu sayının abartılmış olduğu da düşünülmektedir.

Kayıp Kıta Mu !


Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek Mu uygarlığı
hakkında veri toplayan James Churchward’un ve Mu varsayımını
destekleyenlerin Mu uygarlığı hakkındaki görüşleri kısaca şöyle
özetlenebilir:

Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır.
Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan,üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı.

Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan
adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır.
Bu
kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması
nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara
gömülmüştür.
Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din
bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu'lular diğer kıtalarda koloniler
oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk,
başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur
İmparatorluğu’ydu.
Mu dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı.
Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.
Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.

"Ra" sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş
sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, "O" diye hitap ettikleri
Tek Tanrı'yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi”
anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer
kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır'a da taşınmıştır.
Dört ırktan oluşan Mu'lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı.
Mu'lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler.

Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi,
uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen
olağanüstü yetenekler Mu'lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu.
(Bu, Churchward’un değil, bazı izleyicilerinin görüşüdür)

Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan
diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır.
(B.Ruhselman’a göre)

Selahattin Eyyubi Türk mü Kürt mü?


Sabırla okumanızı tavsiye ettiğimiz güzel bir yazı...

"Tarihçilerin uzun zamandır tartıştıkları bir konudur Selahattin Eyyubi. Tartışma konusu Selahattin Eyyubi'nin kimliğidir. Türk müdür, Arap mıdır ya da Kürt müdür? Bu konuda çok araştırmalar yapılmıştır. Ancak yapılan bu araştırmalar çoğunlukla bilimsellikten uzak olmuştur. Çünkü araştırmacıların kafasında sonuç daha araştırma yapılmadan bellidir: Eyyubi, Kürttür ya da Araptır. Böyle bir sabit fikirden yola çıkınca, araştırmalar bilimsellikten çıkıyor, kabul edilen fikri destekleyecek belgeler bulma yoluna giriliyor. Bu yola bir kez girince, tarih içinde, verdiğiniz kararı destekleyecek belgeleri bulursunuz veya yaratırsınız. Ne yazık ki, baştan sonuca karar vererek araştırma yapmak ve yapılan araştırma sonunda da kabul edilen görüşü ispatlamak en çok tarih biliminde görülüyor.

Şimdi Selahattin Eyyubi'ye ve Eyyubi devletine çok uzatmadan kısaca ama hiçbir görüş sahibinin inkar edemeyeceği, artık tarih bilimi içerisinde tartışmasız kabul edilen gerçek verilerle bakalım.

Buna bakarken de, Eyyubilerin biraz öncesine de yine çok kısaca gitmemiz gerekecek. Selçuklu sultanının hizmetindeki bir Atabek'i olan Zengi, Basra Valisiyken Bağdat Halifesinin askerlerini yenerek tarihe geçmiştir. Zengi, Suriye'de ve Mezopotamya'da güçlü bir devlet kurar. 1144'te Haçlıların önemli bir kalesi olan Halep Kontluğunu ele geçirir. İki yıl sonra ölen Zengi'nin yerine oğlu Nurettin Zengi geçer. Aynı dönemde Mısır'da uzun süredir devam eden Fatımi Saltanatı zayıflamıştır ve Haçlıların tehdidi altındadır. Fatımi iktidarında olan başvezir Şevar, tehlike karşısında Nurettin Zengi'den yardım ister. Nurettin Zengi, Fatımi Halifesine yazdığı cevapta, yardıma Türkleri göndereceğini, onlara güvendiğini ve Frankların mızraklarına karşı koyabilecek yegane gücün Türklerin okları olacağını belirtmiştir. Nurettin Zengi'nin açıkça Türklerden teşekkül etmiş olduğunu belirttiği ordunun komutanı Şirkuk'tur ve yeğeni Selahattin Eyyubi de yanındadır. Uzun savaşlar sonucu Şevar ölür ve yerine Şirkuk geçer. Kısa bir süre sonra Şirkuk da ölünce yerine Selahattin Eyyubi geçer ve Mısır'da bir Eyyubi iktidarı başlamış olur.

Bu devlet için günlük hayatta "Devlet-ül Türk" deyimi kullanılır ki, bu belgelerle de sabittir. Yine dönemin tarihçilerinden İbn Attar, Fatımilerin sonunun Fatımi saltanatından Türklerin saltanatına geçiş olduğunu yazar. Yine 1182 yılında yazılmış olan ve Selahattin Eyyubi'nin başarılarını öven bir şiirde geçen "Türklerin saltanatı sayesinde Arapların saltanatının güçlü ve saygın bir hale geldiği" yazılır.

Bütün bu deliller ortadayken, son zamanlarda maksatlıca Eyyubilerin Kürt devleti olduğu iddia edilir. Gündemde olan "Hür Adam" filminde de konu ısıtılarak önümüze getirilir. Günlük hayatta, askerlikte, diplomaside, tarihte, sanat ve edebiyatta tüm belgelerde Türklük açık açık ve devamlı olarak kullanılacak ve Kürt olduğu iddia edilen Selahattin Eyyubi, bizzat sultan olduğu halde, Türklüğe hiçbir itiraz etmeyecektir. Acaba bu nasıl mümkündür? Yalnız bu kadar da değil. Üstelik devletin dili de Türkçedir ve Selahattin Eyyubi'nin çocuklarının isimleri de Türk isimleridir. Selahattin Eyyubi'den sonra iktidara gelen yeğeninin adı Salih'tir. Sultan Salih'in iktidar kavgası yaptığı kardeşinin adı da Adil'dir. Yine Eyyubilerden sonra kurulan Memluk Devleti içinde Türk sözcüğünün Arapça çoğulu "etrak" sözcüğü kullanılarak "Devlet-ül Etrak-Türklerin devleti" denilmiştir. Tarihe gerçek belgelerle bakıldığında görüleceği gibi hem Eyyubiler bir Kürt devleti değildir hem de Eyyubilerin ne öncesinde ne de sonrasında kurulmuş olan bir Kürt devleti vardır.

Eyyubilerin Kürt devleti, Selahattin Eyyubi'nin de Kürt olduğunu iddia edenlerdin bir başka iddiası daha vardır. O da şudur: "Kürtler devamlı ezilmekte ve ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulmaktadır." Bunu söyleyenlere deseniz ki; "Nasıl olur? Kürtlerden Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, Genelkurmay Başkanı, General ve bürokrasinin her kademesinde her mevkiden insan vardır." Cevapları hemen hazırdır: "Evet vardır ama onlar asimile edilmiş Kürtlerdir. Yoksa o makama gelemezler." Hem bunu söyleyenlerden hem de Selahattin Eyyubi'nin Kürt olduğunu iddia edenlerden şu sorunun cevabını bekleyelim: Selahattin Eyyubi bizzat sultan olarak tüm gücüyle iktidardayken nasıl olacak da asimile edilecek, Kürt devletinin her kademesinde, konuşulan dilden orduya, bürokrasiden diplomasiye, tarihten sanata, her alanda Türkler ve Türklük egemen olacak? Böyle tersten bir asimilasyona tarih şahit olmuş mudur acaba? Mesela Nazi Almanyası döneminde ve Hitler o kadar güçlüyken, yakalandıkları an toplama kamplarına gönderilen Yahudiler böyle tersten asimilasyon yapıp Nazilere ve Hitler'e "Biz Yahudiyiz" dedirtebilirler miydi?

Neticede Devlet-ül Türk deyimi kullanılan Eyyubi saltanatının ne devleti olduğunu bu kadar tartışmak ne için yapılır? Zaten tartışılan cevap sorunun içindedir. Bugün Fransa Cumhuriyeti ne devletidir diye bir tartışma olabilir mi? Ya da Alman, İngiliz, İtalyan... vs. devletleri gibi. Zaten ne oldukları bellidir. Yukarıda belirttiğimiz tüm unsurları Türk ve Türklük olan Eyyubi saltanatı bir Türk devletidir ve Selahattin Eyyubi de bir Türk sultanıdır."

24 Şubat 2012 Cuma

HANIM

Çoğu erkek eşine HANIM ! diye hitap eder ama nereden geldiğini bilmeyiz çoğumuz bu kelimenin.
Bir gün Cengiz Han sarayına, tüm hanlarını toplamış, tahtının sağ yanına da eşini oturtmuş;

Cengiz Han hanlarına,

... – “Ben Hanlar Han’ı Cengiz Han, hepinizin hanıyım” demiş ve sonra eşini göstererek;

– “Bu da benim HAN IM” demiş.

İşte erkeklerin “eşim” anlamında söyledikleri “hanım” kelimesi oradan geliyormuş..

Ne kadar hoş değil mi?

CAM-I CEM (Cem'in Kadehi)


İran efsanesinde şarabın keşfi şöyle anlatılır: Pişdadiyan sülalesinin ünlü hükümdarı Cemşit, bol bol asma diktirerek meyvelerinin halka dağıtılmasını emreder. Fakat bir senenin mahsulü çok olunca, halk tarafından kapalı kaplarda saklanan üzümlerin bazıları değişik bir tad alır; şırası acıdır ve zehirli sanılıp içilmez. Rivayete göre Cemşit’in en güzel ve en gözde cariyesi, şiddetli baş ağrıları çekmektedir. İyice canından bezen cariye, bu zehirli sudan içip canına kıymak ister. Fakat zehir sanıp içtiği şey onu öldüreceğine diriltir ve neşeli bir uykuya dalar. Uyandığında baş ağrısı kalmamıştır ve ruhunun dinlendiğini hisseder. Durumu Cemşit’e anlatır. Cemşit şırayı denedikten sonra ona "Ab-ı Hayat" (hayat suyu) adını verir. Şarabın tarihçesinin günümüzden 8000 yıl öncesine dayandığını gösteren bulgular vardır. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan eski kentlerde, yığınlar halinde üzüm çekirdekleri bulunmuş, çekirdekler üzerinde yapılan incelemeler bu bilgiyi doğrulamıştır. Bulgular asma ağacının ana vatanının Ön Asya olduğunu gösteriyor.


Spartaküs:Bir Kölenin İsyanı


Önderlik yeteneğiyle dikkati çeken Trakyalı bir köle olan Spartaküs, bir olasılığa göre Roma ordusundan kaçmış, haydutluk yaparken yakalanmış ve köle olarak satılmıştı. Spartaküs M.Ö. 73'te kendisiyle birlikte Capua'daki Quintus Lentulus Batiatus'un gladyatör okulundan kaçan 77 arkadaşıyla Vezüv Yanardağı'na sığındı. Küçük bir Roma ordusunca kuşatılan kaçaklar, bir uçurumdan aşağı inerek Romalı askerleri şaşırtıp kaçmayı başardılar. Spartaküs, kendisine katılan ve sayıları 100 bine ulaşan kaçak köle ve gladyatörlerle Lucania'ya doğru yürüdü. Amansız bir çatışma sonucunda Publius Varinius'u yendi ve Thuria ile Metapontion kentlerini yağmaladı. Spartaküs artık Güney İtalya'ya egemen olmuştu. Roma Senatosu birden tehlikenin farkına vardı. M.Ö. 72'de iki konsülün yönetimindeki güçler Spartaküs'ün üzerine gönderildi. Spartaküs onları yendikten sonra kuzeye, Alpler'e doğru yürüyüşe geçti. Gallia Cisalpina valisi onu durdurmaya çalıştıysa da, yenilgiye uğradı. Köle ordusu artık Alpler'i geçebilir ve güvenlik içinde dağılabilirdi. Ne var ki, kimse İtalya'dan ayrılmak istemedi. Spartaküs, ister istemez güneye yürümek durumunda kaldı. Lucinia'ya geri dönen ordu, orada ilk kez Marcus Crassus'a yenildi. Spartaküs, Sicilya'ya geçmeyi tasarlayarak Messina'ya çekildi. Onları kaçırmaya söz veren korsanlar sözlerinde durmadı. Crassus köleleri kuşattıysa da, Spartaküs kuşatmayı yararak çekildi. Daha sonra, M.Ö. 71'de, savaşmakta direnen köleler Romalılarca kılıçtan geçirildi. Romalı general Pompeius, Spartaküs'ün ordusundaki çok sayıda kaçağı yakalayıp öldürdü. 6000 kişiyi tutsak alan Crassus, Appia Yolu boyunca tümünü çarmıha gerdirdi. Spartaküs'ün cesedi ise asla bulunamadı. O dönemdeki inanışa göre tanrıların onu yanına aldığı, koruduğu gibi dedikodular yayıldı. Ancak Spartaküs'e ne olduğu asla öğrenilemedi.

Kanlı Noel


1963 Noeli. 24 Aralık”ı 25 Aralık”a bağlayan gece. Hıristiyan inanışında Hz. İsa”nın doğum günü. O gece, Hıristiyan dünyasında kutlu doğumu kutlamak için şenlik vardı. Kıbrıs”ta ise katliam olacaktı. Kıbrıs”ı Yunanistan”a bağlamak amacıyla kurulan EOKA üyesi Rumlar, Kıbrıs Türklerine karşı saldırı başlattı. Salı akşamı Lefkoşe”nin batı kesimine düşen Kumsal semtini bastılar. Dere tarafından gelen Rumlar otomatik mavzerlerle İrfanbey Sokağı”na girdiklerinde, 2 numaralı evde bulunan Mürüvet Hanım, üç oğlunun pijamalarını giydirmiş, yatağı henüz açmıştı. Rumlar geldi… Mürüvet Hanım, kapının önündeki Rumca konuşmaları duyar duymaz, çocuklarını kaptığı gibi banyoya koştu. Oğullarını küvetin içine doldurdu; sarmaladı, bağrına bastı. O gece evde bulunan ev sahibi Hasan Efendi, eşi Feride Nineyi tuvalete sakladı, kendisi de bir köşeye büzüldü. Feride”nin kızkardeşi Nuvber, beş aylık bebeği Işıl”la banyonun bir köşesine sığındı.

Evdekiler saklanmaya çalışırken kapı kırıldı, makineli tüfekler işlemeye başladı. Rumlar çocuk, yaşlı, kadın demeden savunmasız bedenlere Rifle otomatik mavzerlerle 15, Storn otomatik tabanca ile 12, mavzerlerle de 6 el ateş etti. Banyodaki küvet, ölüm çukuruna döndü.

Ateş altındaki Kumsal semtine yaklaşma imkanı yoktu. Bölgeye ancak iki gün süren çatışmaların ardından ulaşılabildi. 2 numaralı evin kapısından içeri girildiğinde karşılaşılan manzara ürperticiydi: Işıkları yanan bir banyo. Tavandan et parçaları ve kan pıhtıları sarkıyor… Küvetin içinde bir kadın, cansız yatıyor. Göğsü üzerinde iki küçük çocuk; yedi yaşındaki yavrusu Hakan ile ikinci oğlu Kudsi. Yeşil pijamaları kan içinde. Kadının dizinde başını uzatmış bir oğlu daha; o yıl ilkokula başlamış olan Murat. Kıbrıs Türk Alayı Binbaşısı Dr. Nihat İlhan”ın ailesi işte böyle katledildi.


100 Yıllık Türk Kızı


İstanbul Üniversitesi tarafından yürütülen kazılarda, İslâmî usullere göre gömülmüş öncü göçebe Türklerin 10. veya 11. yüzyıla ait sağlam durumdaki iskeletleri ortaya çıkarıldı.

Amasya kent merkezinin 25 km. güneybatısında, Çekerek Irmağı’nın 2 km. kuzeyinde ve verimli Geldingen Ovası’nın batı yakasındaki Oluz Höyük’te beşinci yılını tamamlayan sistematik arkeolojik kazılar devam ediyor.

Bölgede, sayısı şu ana dek 99’a ulaşan mezarın bulunduğu ve İslâmî geleneklerle gömülmüş bireylerin oluşturduğu bir mezarlık alanı saptandı. Helenistik ve Pers dönemleri kültür katlarını tahrip ederek yapılmış gömülerin bulunduğu mezarlık alanı, henüz sınırları ve kesin birey sayısı belirlenememiş olan üç seviyeden oluşmaktadır.

Üçüncü seviye, yani en alttaki mezarlarda ise hem çocuklar hem de yetişkin bireyler bulunmaktadır. Üst seviye mezarları ile bireylerin yatış yönü ve duruşu, İslâmî tarz gömü geleneği ile benzerlik göstermektedir. Höyüğün en ilgi çeken mezarı, 6 yaşındaki bir bireye ait iskelet ile yanındaki buluntulardır. İslâmî tarzda defnedilmiş bir kız çocuğuna ait iskeletin kulak hizasında tunç küpeler, göğüs kısmının sağ tarafında ise tunç fibula (çengelli iğne) bulunmuştur. Sol kulak küpesi basit bir halka şeklindedir.

Sağ kulak küpesi ise diğerine benzer bir halkaya takılmış muska biçiminde, alt kısmında sarkaçları olan, ortası delik ve içi boş bir gövdeden oluşmaktadır. Döküm tekniğiyle yapılmış muska biçimli gövdenin yüzeyinde 8 formunda yuvarlak hatlı motiflerle bezemeler vardır. İlk araştırmalar sonucu Anadolu’da bir benzeri saptanamayan küpe, genel görünümüyle İslâm sanatı geleneklerinde üretilmiş bir takı izlenimi vermektedir. Yaşanılan coğrafyadan miras alınan Anadolu’nun Müslüman olmayan kentli ve taşralı ögeleri ile ortak bir yaşam tarzının geliştirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Bu durumu kiremitli mezarlar örneklemektedir. Küpeleri ve fibulası ile defnedilen kız çocuğu bu duruma çarpıcı bir örnektir. Söz konusu buluntular bireyin İslâmî gömü geleneği dahilinde uygulanmış eski geleneklerini yansıtmaktadır.

Şehzade Öldüren Paşa


Osmanlı tarihi ilginç ve gizemli olaylarla doludur. Bu olaylar içinde en ilginç olanları belki de saray içinde dönen ilginç güç mücadeleleri ve entrikalardır. Bir ilginç yan da bu olayların veya sebeplerin birinin her zaman bir kadın olmasıdır.

Fatih Sultan Mehmet’in önemli Sadrazamlarından biri Mahmut Paşa’dır. Fatih dönemi, fetihlerde komutan olarak önemli rol oynadı. Devşirme kökenli Paşa, İstanbul’un, Mora’nın, Sinop’un, Trabzon’un, Eflak’ın ve Midilli’nin alınmasında ordunun başındaki komutanlardandı.

Halk arasında da oldukça sevilen Paşa için, o öldükten sonra ‘veli’ yakıştırması yapılmış, adına ‘Menakıb-ı Mahmud Paşa-yı Veli’ isimli eser yazılmıştı.

Bir gün tutuklanıp hapsedildi ve ardından bizzat Fatih’in emriyle idam edildi. İdam sebebi tam olarak açık değildir. Fatih’in üç oğlu vardı. Bunlardan sevilen ve iyi bir asker olan Şehzade Mustafa esrarengiz bir biçimde ölmüştü. Şehzadenin ölüm sebebiyle ilgili kaynaklarda fazla bir bilgi yoktur.

Dönemin yazarlarında Meali, ‘Hürname ‘ adlı eserinde, Şehzade’nin öleceğini anlayınca Lalası Ahmed Bey’i çağırarak ölümünden Mahmud Paşa’nın sorumlu olduğunu, intikamını almasını vasiyet ettiğini yazar.

Dönemin tarihçilerinden İbn-i Kemal, Behişti, Hoca Sadeddin, Şehzade ile Paşa arasında anlaşmazlık olduğunu söyledikleri halde, sebebini açıklamamışlardır.

Şehzadenin ölümünden sonra devletin ileri gelenleri başsağlığı dileklerini sunarlarken, Sadrazamlıktan alındıktan sonra Edirne’de oturan Mahmud Paşa’da yakınlarının tüm uyarılarına rağmen çağrılmadan saraya gidip, Padişah’a başsağlığı dilemiş, Fatih’e “Şehzade Mustafa öldü ise devlete hizmet edecek ben varım” dediğinde Padişah’ın cevabı da “Mustafa’mın düşmanının hayatta kalması mümkün değildir” olmuş ve Paşa’yı hapse attırmıştır.

Paşa’nın hapsedilmesiyle ilgili bir diğer rivayet, 14 yıl Sadrazamlık yapan Paşa’nın ikinci kez Sadrazam olmasını istemeyen rakipleri, onu katlettirmek için, Paşa’nın Şehzade’nin ölümünden memnun olduğunu, matem elbiselerini çıkartıp, beyazlar giyerek satranç oynadığı haberlerini yaymış, bunun üzerine Paşa hapsedilmişti.

Hapisdeyken Padişah’a “ya beni affet, ya beni öldür” durumunu bildirdi. Fatih, Paşa’yı karşısına getirtti. Mahmud Paşa, aşırı mağrurluğunu bırakmayarak, Padişah’ın huzurunda, yaptığı hizmetlerinden, halk arasında çok sevildiğinden, isminin Padişah’ın ismiyle anıldığından bahsedip, ya affedilmesini ya da mertçe öldürülmesini istemişti.. Fatih’de bunun üzerine 18 Temmuz 1474 yılında Paşa’yı idam ettirdi.

Peki neydi Şehzade ile Paşa arasındaki mesele?

16. yy. tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Ali “Künhül Ahbar” adlı eserinde olayın perde arkasından kısaca şöyle bahseder : Şehzade Mustafa, Mahmud Paşa’nın eşlerinden birisi ile ilişkiye girmiş, Paşa önce eşini boşamış, sonra da Mustafa’yı zehirletmişti