Pages

Tarih Bilgileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih Bilgileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2012 Pazar

90 yıl önce Ermeniler Fransızları Şikâyet Etmiş!


Yukarıdaki ilginç belgeyi ABD Milli Arşivi'nde bulan Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Kemal Çiçek basınla paylaştı.**

4 Kasım 1920 tarihli mektupta Ermeniler, Fransa'yı dönemin ABD Başkanı Wilson'a şikayet ediyor. 

“Fransa her dönem kendi çıkarları için Ermeniler'i kullandı, kullanmaya devam ediyor” diyen Çiçek,Ermeni bağımsızlığı için Amerikan Kominitesi Genel Sekreteri Arshap Makdesian tarafından kaleme alınan belgede şu ifadelerin yer aldığını belirtiyor: “Makdesian, İzmirli Ermeni papaz Moushek Seropian'dan kendilerine bir rapor geldiğini söylüyor ve raporun içeriğini ABD Başkanı Wilson'a iletiyor. Mektupta deniyor ki: ‘Türkler Sevr Anlaşması'nı imzaladıktan sonra Fransız ordusu Adana'daki Ermeniler'e zulüm yapmaya başladı. Ermeni Milli Komitesi'nin faaliyetlerini durdurmak için engeller çıkartıyor. Adana'daki Türk nüfusu artırmak için 100 bin Ermeni'yi sürgün etti. Ermeni kamplarındaki 14 bin kişiye 'buradan gidin' deyip baskı yapıyorlar. Ermeniler bu teklifi reddettiği zaman askerler tüfeklerini üzerilerine doğrulttu. Ermeni Milli Komitesi duruma müdahale etti, Fransızlar'ın katliamını erteledi.”

Çiçek şöyle devam ediyor: “Raporda, sürgüne gönderilen Ermeniler'in Fransızlar'la birlikte Mustafa Kemal'in askerlerine karşı savaştığını hatırlatılıyor. Sonra da deniyor ki, ne tuhaftır ki; Ermeni askerleri Adana'nın işgalinde Fransızlar'la işbirliği yapmıştık. Fransızlar, Kilikya (Adana bölgesi) Ermeni Krallığını kurmak için gelmişlerdi. Ama şimdi silahlarını Ermeniler'in üzerine doğrultuyorlar; iki bölük asker, topçu ve süvari birlikleri, makineli tüfekleri, zırhlı araçlarıyla gelip diyorlar ki, silahlarınızı bırakıp belgeyi terk edin.”

Prof. Çiçek, “2 sayfadan oluşan belge Ermeniler'in Fransızlar'ı nasıl şikayet ettiğini gösteriyor. Fransızlar tarih boyunca Ermeniler'i Ortadoğu'daki çıkarları için bir araç olarak gördüler ve kullandılar; şimdi de durum farklı değil. Sarkozy, tarihleri konusunda Ermeniler'i yanlış bilgilendirmeye devam ediyor'' dedi.

İşte Ermeni koruyucularının gerçek yüzü… İngilizler, Fransızlar, Ruslar ve Amerikalılar kendi çıkarları için Ermenileri her dönemde kullandılar.


KURTULUŞ SAVAŞI'NDA İLK KURŞUNU GERÇEKTE KİM ATTI ?



Yakın zamana kadar Milli Mücadele'de ''İlk Kurşun'un '' İzmir'in işgali sırasında Hasan Tahsin (Asıl adı Osman Nevres)'in Yunanlılara attığı kurşun,Milli Mücadele'nin İlk Kurşunu olarak biliniyordu. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, Milli Mücadele'de düşmana karşı sıkılan ''İlk Kurşun'un,(İzmir'in 15 Mayıs 1919'daki Yunanlılara sıktığı ilk kurşundan 5 ay önce) Dörtyol'da 19 Aralık 1918'de Mehmet Çavuş (Mehmet KARA) tarafından atıldığı ortaya çıkmıştır.





Bu çarpışmaların ardından Dörtyol'a dönen Fransız askerleri, Jandarma Komutanı Teğmen Hasan'ı sebepsiz olarak ağır şekilde yaraladılar.
Dörtyol civarındaki Çaylı Köyü'nde Mehmet (Osmanoğlu lakaplı) oğlu Mustafa da Kurtkulağı Köyü'nde şehit edildi. Bu ve buna benzer haksız davranışların devamı, Türk halkını direnişe sevketti.
Yöre halkı canını ve namusunu kurtarmak için her türlü imkânını kullanarak silah
satın almaya başladı.Kara Hasan da Fransızlardan kardeşinin intikamını almak için Kuzuculu
Köyü'nde bir teşkilat kurarak direnişe geçti. Mal ve hayvanlarını satarak silahlanan yöre insanları da Kara Hasan'a katıldılar. Böylece, zamanla sayısı 300-400'e varan bir milli teşkilat ortaya çıktı.1919 yılı başlarında harekete geçen Kara Hasan Paşa ve çetesi de, Türkiye'de işgal güçlerine karşı milli direnişi ilk başlatan teşkilat olmuştur.
Kara Hasan'a halk ''PAŞA'' unvanını verir. Çetesi de ''Kara Hasan Paşa Çetesi''
olur. Kara Hasan Paşa artık Fransız ve Ermenilerin korkulu rüyası olmuştur.Kara Hasan Paşa,
halkın dilinde bir milli kahramandır artık. Çetesi ile Gavur Dağları, Antakya, Adana, Maraş, Antep, Osmaniye, Ceyhan dolaylarında Fransızlara baskınlar yapıyordu. Türklerin can, mal ve namuslarını korumaya çalışıyordu. Kara Hasan Paşa, Türkiye'nin en büyük Kuvay-i Milliye Teşkilatını kurarak Fransız ve Ermenilerle mücadele ederek 9 Ocak 1922'de düşmanların bu vatan topraklarından kovulmasını sağlamıştır.

25 Şubat 2012 Cumartesi

II. Mahmut



II. Mahmut'un Yeniçeri Ocağı'nı dağıtması ile Yeniçerilere bağlı Mehter Bandosu kapanmıştır. II. Mahmut yeni bir askeri bando kurdurmuş, adını da Mûsikâ-i Hümâyûn koydurmuştur. İşte bu yeni ve tecrübesiz ekibi Batı müziğine uygun olarak 1788 İtalya doğumlu Giuseppe Donizetti yapılandırmış ve bu işi o kadar iyi yapmıştır ki devlet büyüklerine müzik dersi verme ve devlet marşı besteleme gibi görevler de üstlenmiştir. "Paşa" unvanıyla onurlandırılan Donizetti 1856'da İstanbul'da ölmüştür.

Cadı Avı



Ortaçağ Avrupası savaşlar, ekonominin çökmesi ve salgın hastalıklar sebebiyle çok kötü bir dönem yaşamaktaydı. İnsanlar üzerlerinde bir uğursuzluk olduğunu düşünüyor, bu durumu Tanrı’nın bir cezası olarak görüyordu. İşin içinden çıkamayan kilise günah keçisi olarak cadıları seçerek 1481 yılında engizisyon mahkemesinde alınan bir kararla tüm cadıların yakalanıp yok edilmesini emretti. İşte cadı avı böyle başlamıştır. Şüpheli şahıslar yakalanıyor, yakılıyor ve mallarına el konuyordu. Bu karanlık ve insanın kanını donduran dönemde her üç kadından biri cadılıkla suçlanmıştır. Bazı kaynaklarda 8 milyona yakın kişinin yakıldığı söylense de, bu sayının abartılmış olduğu da düşünülmektedir.

Selahattin Eyyubi Türk mü Kürt mü?


Sabırla okumanızı tavsiye ettiğimiz güzel bir yazı...

"Tarihçilerin uzun zamandır tartıştıkları bir konudur Selahattin Eyyubi. Tartışma konusu Selahattin Eyyubi'nin kimliğidir. Türk müdür, Arap mıdır ya da Kürt müdür? Bu konuda çok araştırmalar yapılmıştır. Ancak yapılan bu araştırmalar çoğunlukla bilimsellikten uzak olmuştur. Çünkü araştırmacıların kafasında sonuç daha araştırma yapılmadan bellidir: Eyyubi, Kürttür ya da Araptır. Böyle bir sabit fikirden yola çıkınca, araştırmalar bilimsellikten çıkıyor, kabul edilen fikri destekleyecek belgeler bulma yoluna giriliyor. Bu yola bir kez girince, tarih içinde, verdiğiniz kararı destekleyecek belgeleri bulursunuz veya yaratırsınız. Ne yazık ki, baştan sonuca karar vererek araştırma yapmak ve yapılan araştırma sonunda da kabul edilen görüşü ispatlamak en çok tarih biliminde görülüyor.

Şimdi Selahattin Eyyubi'ye ve Eyyubi devletine çok uzatmadan kısaca ama hiçbir görüş sahibinin inkar edemeyeceği, artık tarih bilimi içerisinde tartışmasız kabul edilen gerçek verilerle bakalım.

Buna bakarken de, Eyyubilerin biraz öncesine de yine çok kısaca gitmemiz gerekecek. Selçuklu sultanının hizmetindeki bir Atabek'i olan Zengi, Basra Valisiyken Bağdat Halifesinin askerlerini yenerek tarihe geçmiştir. Zengi, Suriye'de ve Mezopotamya'da güçlü bir devlet kurar. 1144'te Haçlıların önemli bir kalesi olan Halep Kontluğunu ele geçirir. İki yıl sonra ölen Zengi'nin yerine oğlu Nurettin Zengi geçer. Aynı dönemde Mısır'da uzun süredir devam eden Fatımi Saltanatı zayıflamıştır ve Haçlıların tehdidi altındadır. Fatımi iktidarında olan başvezir Şevar, tehlike karşısında Nurettin Zengi'den yardım ister. Nurettin Zengi, Fatımi Halifesine yazdığı cevapta, yardıma Türkleri göndereceğini, onlara güvendiğini ve Frankların mızraklarına karşı koyabilecek yegane gücün Türklerin okları olacağını belirtmiştir. Nurettin Zengi'nin açıkça Türklerden teşekkül etmiş olduğunu belirttiği ordunun komutanı Şirkuk'tur ve yeğeni Selahattin Eyyubi de yanındadır. Uzun savaşlar sonucu Şevar ölür ve yerine Şirkuk geçer. Kısa bir süre sonra Şirkuk da ölünce yerine Selahattin Eyyubi geçer ve Mısır'da bir Eyyubi iktidarı başlamış olur.

Bu devlet için günlük hayatta "Devlet-ül Türk" deyimi kullanılır ki, bu belgelerle de sabittir. Yine dönemin tarihçilerinden İbn Attar, Fatımilerin sonunun Fatımi saltanatından Türklerin saltanatına geçiş olduğunu yazar. Yine 1182 yılında yazılmış olan ve Selahattin Eyyubi'nin başarılarını öven bir şiirde geçen "Türklerin saltanatı sayesinde Arapların saltanatının güçlü ve saygın bir hale geldiği" yazılır.

Bütün bu deliller ortadayken, son zamanlarda maksatlıca Eyyubilerin Kürt devleti olduğu iddia edilir. Gündemde olan "Hür Adam" filminde de konu ısıtılarak önümüze getirilir. Günlük hayatta, askerlikte, diplomaside, tarihte, sanat ve edebiyatta tüm belgelerde Türklük açık açık ve devamlı olarak kullanılacak ve Kürt olduğu iddia edilen Selahattin Eyyubi, bizzat sultan olduğu halde, Türklüğe hiçbir itiraz etmeyecektir. Acaba bu nasıl mümkündür? Yalnız bu kadar da değil. Üstelik devletin dili de Türkçedir ve Selahattin Eyyubi'nin çocuklarının isimleri de Türk isimleridir. Selahattin Eyyubi'den sonra iktidara gelen yeğeninin adı Salih'tir. Sultan Salih'in iktidar kavgası yaptığı kardeşinin adı da Adil'dir. Yine Eyyubilerden sonra kurulan Memluk Devleti içinde Türk sözcüğünün Arapça çoğulu "etrak" sözcüğü kullanılarak "Devlet-ül Etrak-Türklerin devleti" denilmiştir. Tarihe gerçek belgelerle bakıldığında görüleceği gibi hem Eyyubiler bir Kürt devleti değildir hem de Eyyubilerin ne öncesinde ne de sonrasında kurulmuş olan bir Kürt devleti vardır.

Eyyubilerin Kürt devleti, Selahattin Eyyubi'nin de Kürt olduğunu iddia edenlerdin bir başka iddiası daha vardır. O da şudur: "Kürtler devamlı ezilmekte ve ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulmaktadır." Bunu söyleyenlere deseniz ki; "Nasıl olur? Kürtlerden Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, Genelkurmay Başkanı, General ve bürokrasinin her kademesinde her mevkiden insan vardır." Cevapları hemen hazırdır: "Evet vardır ama onlar asimile edilmiş Kürtlerdir. Yoksa o makama gelemezler." Hem bunu söyleyenlerden hem de Selahattin Eyyubi'nin Kürt olduğunu iddia edenlerden şu sorunun cevabını bekleyelim: Selahattin Eyyubi bizzat sultan olarak tüm gücüyle iktidardayken nasıl olacak da asimile edilecek, Kürt devletinin her kademesinde, konuşulan dilden orduya, bürokrasiden diplomasiye, tarihten sanata, her alanda Türkler ve Türklük egemen olacak? Böyle tersten bir asimilasyona tarih şahit olmuş mudur acaba? Mesela Nazi Almanyası döneminde ve Hitler o kadar güçlüyken, yakalandıkları an toplama kamplarına gönderilen Yahudiler böyle tersten asimilasyon yapıp Nazilere ve Hitler'e "Biz Yahudiyiz" dedirtebilirler miydi?

Neticede Devlet-ül Türk deyimi kullanılan Eyyubi saltanatının ne devleti olduğunu bu kadar tartışmak ne için yapılır? Zaten tartışılan cevap sorunun içindedir. Bugün Fransa Cumhuriyeti ne devletidir diye bir tartışma olabilir mi? Ya da Alman, İngiliz, İtalyan... vs. devletleri gibi. Zaten ne oldukları bellidir. Yukarıda belirttiğimiz tüm unsurları Türk ve Türklük olan Eyyubi saltanatı bir Türk devletidir ve Selahattin Eyyubi de bir Türk sultanıdır."

17 Şubat 2012 Cuma

İlginç Tarihi Olaylar







Arkeologlar tarafından İsviçre'de bulunan en eski ayak izi 5.200 yaşındadır.

Tuvalet sifonları milat önce 2000 yılından beri kullanılmaktadır.

Eski Mısırlıların kullandıkları yastıklar taştandı.

Dünyanın en uzun savaşı Hollanda ile İngilterenin kuzeyindeki Scilly adası arasında gerçekleşmiş ve tam 335 yıl sürmüştür. 1650 yılında adadaki kraliyet yanlılarına karşı Hollandalılar tarafından açılan savaş, tek bir kişi bile yaralanmadan, dalgınlığın farkedildiği 1985 yılında karşılıklı olarak sona erdirilmiştir.

Hristiyanların yılda en az bir kez günah çıkartması XIII. yüzyılın başlarında Latran konsilinde alınan bir kararla zorunlu kılınmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman'ın sayısı bilinemeyecek kadar çok eşinden toplam 880 tane çocuğu vardı.

İlk ilkel prezervatif 1500’lü yılların başlarında kullanılmıştır.

1923'te Adolf Hitler'i Nazi Partisi'nin liderliğine getiren seçimde, Hitler rakibinden sadece 1 oy fazla almıştı.

100 Yıl savaşları 116 yıl sürmüştür.
Birinci Dünya Savaşı'nda Fransa, ülkedeki tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı.

Mısırlılar'da, tırnağı koyu kırmızı başta olmak üzere kırmızının tonlarına boyamak aseletin simgesiydi. Toplumun alt kademelerine dahil olan insanlar ise ancak soluk renkler kullanbiliyorlardı.

Havadan çekilen ilk fotoğraf, Amerikan İç Savaşı sırasında bir balondan çekilmiştir.

Türkiye'de ilk uluslararası internet bağlantısı 12 Nisan 1993 tarihinde gerçekleşmiştir.

İncil’de kedilerin hiç bahsi geçmemektedir.

7. yüzyıl Meksika yerlileri Toltecler, düşmanlarını öldürmemek için savaşa tahta kılıçlarla gitmişlerdir

1.Dünya Savaşı sırasında askerlere sigara karne ile dağıtılmaktaydı.

Günümüz ordularına benzer ilk ordu M.Ö. 289 da Atilla tarafından kuruldu.

Kraliçe Victoria zamanında, kadınlar göğüslerini büyütmek icin çilek banyosu yaparlardı.

Geçtiğimiz son 3500 yılın, sadece 230 yılı savaşsız, barış içinde yaşanmıştır.

Tarihteki en kısa savaş 1989 yılında Zanzibar ile İngiltere arasında meydana gelmiş ve sadece 45 dakika sürmüştür.

1883 yılında, Endonezya’daki Krakatoa yanardağı patladığında, ortaya çıkan ses Amerika’nın eyaleti Texas’tan duyulmuştu.

1. Dünya Savaşı’nın ünlü pilotu Kızıl Baron’un gerçek adı Manfred Von Richtofen’dir.


1.Dünya Savaşı sırasında 13.700.000 kişi yaşamını yitirmiştir.

Fransa Kralı 14. Louis sudan nefret ederdi ve hayatında sadece 3 kez banyo yaptı.

Eski Roma’da erkeklerin ifade vermeden önce yemin ederken sağ ellerini testislerine koymaları adet olmuştu. İngilizcede tanıklık anlamına gelen “testimony” sözcüğüde buradan gelmektedir.

İskambil Kağıtlarındaki herbir K, gerçek bir kralı simgeler. Sinek K - Kral David; Kupa K - Şarlman; Maça K - Büyük İskender; Karo K - Julius Sezar''i sembolize eder......













Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği Rusya'dan alan Mustafa Kemal, savaş sonrasında ise ilişkilerini belli bir düzeyde sürdürüyordu. Çünkü Lenin'den sonra iktidarı ele geçiren Stalin, Rusya'yı keyfi bir şekilde yönetiyordu...

Yıl: 1936...

Atatürk her zamanki gibi Çankaya'daki akşam yemeklerinde ülkenin sorunlarını konuşurken, masadakiler sık sık Paşam, Ruslar şöyle ileri adımlar atıyor, ekonomide, sanayide, askeri alanda şöyle başarılı oluyorlar diye anlatıyorlardı.

Atatürk bunun üzerine yemeği bırakıp masanın üzerindeki içinde meyvelerin bulunduğu tabağı alıyor ve yere alacakmış gibi yapıyor. Masadakilere: "Eğer bunu yere bıraksam kaç parça olur?" diye soruyor.

"40 parça olurdu Paşam" diyorlar. "Hayır..." diyor Atatürk, soruyu yine tekrar ediyor, aynı cevabı alıyor. Bunun üzerine: "Bilemediniz..." diyor. Ve devam ediyor: "Biraz sabredin... Yurtta Sulh, Cihan'da sulha sarılın. Çünkü 60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak. Bu nesil Bolşevik İhtilali yaptı. Kan kussa, kızılcık yedim der. Oğulları da babalarının istikametinde gider. Ama ondan sonraki nesil Rusya'yı 60parçaya böler..."

Şimdi Atatürk'ün bu sözleri söylemiş olduğu 1936 yıllarını şöyle bir hatırlayalım... Henüz daha II. Dünya Savaşı çıkmamış ve Rusya büyük bir güç olmamışken, bu sözler söylenmiştir. Yani inanılacak gibi değil ama 1936'da 1990'ları anlatmıştır. Bunun tek bir izahı olabilir. Bu normal şartlarda açıklanabilecek bir mesele değildir. Eğer Atatürk'ün geleceği görebilen "Üstün Sezme Gücü" olmasaydı, böyle bir kehanetti bulunabilmesi mümkün olamazdı...

Gerçekten de Rusya'daki parçalanma, Atatürk'ün söylemiş olduğu gibi üçüncü nesilde meydana gelmiştir. Atatürk 1936 yılında Rusya'nın parçalanacağını söylerken ayrıntılı açıklamalarda da bulunmuştur:

"Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün Rusya'nın elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni dengeye ulaşabilir, işte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak... Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihîmiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz, bizim onlara yaklaşmamız gereklidir."

"Rusya bir gün dağılacaktır. O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır" diyen Atatürk kehanetlerine şöyle devam eder: "Türkiye 21. Yüzyılı şekillendiren Avrasya için bir kilit ülke konumundadır. Onlar bizi örnek alacaklardır. "

Atatürk'ün Türk Cumhuriyetleri için söylediği kehanetleri onaylayan Genel Kurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir; 4 Mayıs 1998 tarihli Sabah Gazetesi'nde "ATATÜRK GERÇEĞİ 65 YIL ÖNCE GÖRDÜ" başlığı ile yayınlanan demecinde şunları söylemiştir:

"Yeni Atlantik Girişimi toplantısında konuşan Orgeneral Bir, Türkiye'nin dış politika hedeflerini ve NATO genişlemesinin bölge dengeleri üzerindeki etkisini anlattı. Türkiye'nin artan önemine dikkat çeken Bir, "Türkiye 21'inci yüzyılı şekillendiren Avrasya için bir kilit ülke konumundadır. İlginç olan, Mustafa Kemal Atatürk'ün bu gerçeği 65 yıl önce görmesidir' dedi. Orgeneral Çevik Bir, Atatürk'ün SSCB'nin günün birinde dağılacağına ilişkin sözlerini de hatırlatarak, Türkiye'nin diğer Avrasya ülkeleri için iyi bir model olduğunu kaydetti......







İngilizler Çanakkale'de Anafartalar grubunu mağlup edip de cepheyi sökemeyince yeni bir harekete giriştiler. Cepheyi sağdan çevirmek istediler. Düşmanın planını bozmak için Kireç Tepe'yi tutmak lazımdı. Ancak oraya giden tek bir dar yol, harp gemileri tarafından makaslama ateş altında tutuluyordu. Her an 38'lik gülleler korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyordu. Bir insanın değil, kuşun bile geçmesine imkan yoktu...

Kireç Tepe'yi tutmak emrini alan askerler, bulundukları yerden çıkmakta tereddüt içindeydiler. Fırsat gözlüyorlardı... Fakat düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu. Atatürk bu hali görünce siperlere koştu. Askerlerin arasına karıştı ve sordu: "Niçin geçemiyorsunuz?"

İçlerinden biri cevap erdi. "Düşman ölüm saçıyor, geçilemez." Bunun üzerine Mustafa Kemal zerre kadar korku ve tereddüt göstermeden: "Oradan böyle geçilir..," dedi ve ileri fırladı.

Askerler durur mu, onlar da Kumandanları'nın arkasından ileri atıldılar. Toz duman ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya vardılar ve tepeyi tuttular. Mustafa Kemal'in ve yanındaki askerlerin vurulmadan o dar geçitten nasıl geçtikleri hiç bir zaman anlaşılamamıştır.... Sevgili okuyucular bu sadece bir kahramanlık öyküsü değildir. Bu kahramanlığın ötesinde büyük bir mucizedir... Ve normal şartlarda açıklanması mümkün değildir...





Mustafa Kemal yönettiği savaşlarda cephenin ateş altında sık sık dururdu. Siperleri dolaşarak hatta bazen öne çıkarak askerlerin moralini yükseltmeye çalışır, tüm gelişmeleri yakından takip ederdi.

Atatürk'ü karalayan bir yazar olarak bir hayli eleştirilen ve bir zamanlar kitabı Türkiye'de yasaklanan H.C. Armstrong bile "Bozkurt" adlı kitabında Mustafa Kemal'in mucizevi bir şekilde vurulamadığından bahseder:

Bir keresinde yeni kazılmış bir siperin dışında duruyordu. Avcılarımızın yoğun ateşi altındaydı. Bir İngiliz Bataryası da o sipere ateş açtı. Toplar menzili ve hedefi buldukça şarapneller gitgide daha yakınlarına düşmeye başladı. Vurulması matematiksel olarak kesindi. Kurmayları sipere girmesi için yalvarmaya başladılar. Dürbünle görüyorduk. Fakat o sigara yakıp gayet sakin bir şekilde sigara içmeye başladı. Ne yakınında patlayan şarapneller, ne de yoğun avcı ateşi Mustafa Kemal'e bir şey olmuyordu. Çünkü O'nu vuramıyorduk.

O, zaman zaman eline bir tüfek alıp yoğun ateş altında, siperden dışarı çıkıyor, Avustralya siperlerine dikkatli, telaşsız ve isabetli atışlar yapıyordu. Bu kısa menzilde bile avcılarımız onu vurmayı başaramıyorlardı. Vurulmuyordu... Onu vuramıyorduk...







Bu inanılmaz gerçeği büyük bir şaşkınlıkla kaleme alan Armstrong, sonra şöyle devam ediyor: Sonra duyduk ki, Mehmetçik adı verilen Türk Neferleri bu inanılmaz olayı gördükten sonra Mustafa Kemal'e bir isim takmışlar: "Efsunlu Kemal..." Bu isim askerlerimizin moralini bozmuştu. Gelip soruyorlardı:

"Karşıdaki Türk Birliği'nin komutanı kim? O mu?"
"Hayır... Hayır..." diyorduk,
"O değil, O burada değil, sakin olun..."